23/07/2014 08:23
Nuri KAYIŞ
04/05/2013 15:25

Zülfü Livaneli'den "Kardeşimin Hikayesi"

A+
A-

 

Bir halterci düşünün!

İlk denemesinde 150 kilo kaldırmış olsun!

Sonraki denemelerinde ondan en az 151 kilo kaldırmasını beklersiniz değil mi?  Şayet 140, hatta 130 kilo kaldırırsa hayal kırıklığına uğratır sizi.

Zülfü Livaneli'nin son romanı "Kardeşimin Hikayesi"ni okursanız, "Serenad" romanıyla  adeta 150 kilo kaldırmış olan Livaneli'nin 130 kiloyu zar zor kaldırdığını görmenin hayal kırıklığı kaplayabilir içinizi.

++

Karedeniz kıyısındaki balıkçı köyünde bir kadın cinayete kurban gider. İstanbul'da yayımlanan gazetelerden birinin muhabiri genç kız bu cinayeti araştırıp haber yapmak için köye gelir ve köyde yaşayan emekli mühendisle tanışır.

Livaneli'nin yeni romanı böyle başlar ve "Cinayeti kim işledi" "Mühendis ile gazeteci kız arasında bir aşk doğacak mı"  Mühendisin anlattığı ilginç hikayeler gerçek mi hayal mi" sorularının çevresinde gelişir ve sürpriz bir sonla biter.

++

Önce kitabın isminden başlayalım:

"Kardeşimin Hikayesi" pek yaratıcı bir isim değil doğrusu. Hele de birkaç yıl önce yönetmenliğini Nick Cassevetes'in yaptığı Cameron Diaz'ın başrolde oynadığı "Kız Kardeşimin Hikayesi"ni biliyorsanız.

İkincisi, romanın kahramanlarını gerçek hayatta bir yerlere oturtmak çok zor. Derinlemesine işlenmemiş, yapay karakterler.

"Yazar, bildiği, tanıdığı insanları anlatıyor" diyemiyorsunuz bir türlü, "Masa başına oturmuş,  ya Allah deyip yazıp bitirmiş" diye düşünüyorsunuz.

20 Eylül 2011'de Livaneli, Vatan gazetesindeki köşesinde "Nasıl Yazmalı" başlıklı bir deneme yayımlamıştı.

Bu denemeden birkaç cümleyi buraya almakta yarar var:

"…edebiyat bir laf ebeliği değil, insan ruhunun derinliklerine ulaşma sanatı. Bunu yapmak için gevezeliğe, süslemelere, halkın küçük görmekte haklı olduğu biçimde edebiyat yapmaya hiç gerek yok. Bu olsa olsa ucuz roman (pulp fiction) türünün bir özelliğidir. 

Romanda atmosfer oluşturabilmek en büyük becerilerden birisi. Birçok kişi bu atmosferi çarpıcı cümlelerle, dil cambazlığıyla, uzun paragraflarla oluşturmaya çalışıyor. Oysa atmosfer romanın dilinden ve biçiminden değil, bütününe yayılan insan ilişkilerinden çıkar.

Mesela Dostoyevski'nin romanlarındaki St. Petersburg sokakları alacakaranlık, esrarengiz ve biraz da çılgıncadır. Ama yazar, bize bu durumu belirten bir tek cümle sunmaz. Anlatısı kuru ve şairanelikten uzaktır."

Livaneli'nin son romanında yukarıda çizdiği çerçeveye pek itibar etmediği görülüyor.

++

324 sayfalık romanda altını çizdiğim birkaç cümle ancak oldu.

Bir cümle, arka kapak yazısı aynı zamanda; "Aşk, bir uçurumun kıyısında gözü bağlı yürümektir."

Bir diğer cümle, "Denizler ötesine giden kişi sadece iklimi değiştirmiş olur, aklını değil."

Ve Sokrates'ten bir anekdot:

Sokakta birisi Sokrates'e hakaret etmiş, bir de tekme atmış. Sokrates hiç aldırmadan yürüyüp gitmiş. Durumu görenler niye bir tepki göstermediğini sormuşlar. O da "Bir eşek beni ısırırsa onu dava mı etmeliyim sizce" demiş.

++

Bu kitap yazılmamış olsaydı, Türk edebiyatı adına bir kayıp olur muydu?

Bence kesinlikle olmazdı.

Kitabın en büyük başarısı öyle anlaşılıyor ki ticari anlamda olacak. İlk etapta 100 bin basıldı. Daha ilk haftasında en çok satan kitaplar arasına girdi. Bu arada korsan baskıları da yapılıp satışa sunuldu.

++

Büyük bir romandan sonra duraklama dönemine girmek romancıların kaçınılmaz kaderi midir? Yaşar Kemal'in İnce Memed'den, Orhan Kemal'in Bereketli Topraklar Üzerinde'den,  Vedat Türkali'nin "Bir Gün Tek Başına"dan ve Zülfü Livaneli'nin "Serenad"dan sonra yazdıklarına bakmak bu hipotezi doğru çıkarabilir.

nurikayis@gmail.com


 



 
 
YORUM
Bu yazıya yorum yazmak için üye olun ya da giriş yapın.
 

Nuri KAYIŞ
Tüm Yazıları