Bizler sağlığımızı hiçe sayıyoruz. Sağlığımızı korumak gibi her hangi bir gayemiz ne yazık ki yok. Sigara içmekten ya da alkol almaktan bahsetmiyorum… Sağlıksız beslenmekten de bahsetmiyorum… Evet, fast food kültürü oluverdik şu son 10 küsür sene içerisinde ama bahsettiğim sağlığımızı hiçe saymak bunlar değil. Bahsettiğim konu çevre kirliliğine gün be gün kucak açıyor ve de mikrobiyolojik tehlikeleri bile bile göz ardı ediyor olmamızdan bahsediyorum. Dilerseniz şunu biraz daha detaylandırayım…
Havalar sıcak… İnsanlarımız sıcaklardan bunalmış durumda ve serinlemek için çeşitli alternatiflerini değerlendiriyorlar doğal olarak. Mali gücü yeterli düzeyde olan lüks tatil köylerinde ya da otellerde tatillerini geçiriyorken, mali zorluk içinde olan vatandaşlar da İstanbul’un çeşitli plajlarında serinlemeye çalışıyorlar. Bu ister Kilyos olsun, ister Kumburgaz, isterseniz de Caddebostan Plajı ya da Emirgan olsun… Fark etmiyor diyeceğim ama aslında çok fark ediyor. Ben Kumburgaz bölgesinden bahsetmek istiyorum. Haftalardır inanılmaz derecede korkunç denilecek kadar bir yosun var suyun yüzeyinde ve dibinde… Resimlerini sizinle burada paylaşmak isterdim ancak ne var ki sistem henüz resim paylaşımı için hazır değilmiş. Onun için resimleri benim kendi web sitemde (www.serenitydanismanlik.com) “Dosyalar” kısmından “KUMBURGAZ RESİMLERİ” dosyasından ulaşabilirsiniz. On tane resim yükledim genel olarak görmeniz için… Aslında 200’ün üzerinde resim çektim ve durum gerçekten içler acısı. Resimleri görünce ne demek istediğimi çok daha iyi anlayacaksınız. Neyse…İnsanlarımız bu kirliliğe rağmen, serinlemek uğruna, ailesiyle dolu dolu bir gün geçirmek uğruna ve çocuklarını mutlu etmek adına yukarıda bahsettiğim yerlerden denize giriyorlar. İnsanlar sıcaktan o kadar bunalmış durumda ki, başka opsiyon ya da seçenekleri olmadığından dolayı Cumartesi akşamından Kumburgaz’a gelip Pazar günlerini denizde geçiriyorlar. Bunu alsa kınamıyorum… Aksine, ailelerin birlikte geçirdikleri kaliteli zamanı destekliyorum. Kınadığım nokta daha farklı… Göz göre göre, serinlemek uğruna bu balçığın arasında denize girmelerine benim ne yüreğim kaldırıyor ne de insani yönden tahammül edemiyorum. Yetişkinler bir derece…Ancak çocukların bu pis denize sokulmalarına ben çok üzülüyorum. Dahası ikaz dahi ettiğim zaman “girmeyin bu denize” diye, aldığım cevaplar “ablacım ne yapalım… serinlemeye geldik çoluk çocukla” doğrultusunda. Herkes kendi penceresinden ne yazık ki çok haklı…
Belediyelerimiz der ki “plajları temizledik, denizlerimiz temiz”… Acaba merak ediyorum, Büyükçekmece Belediyesine bağlı olan, çocukluğumun geçtiği bu güzelim sahil beldesi öksüz mü kaldı da hiçbir girişim, hiçbir efor, hiçbir çalışma yapılmıyor? Dahası Belediye kepçe gönderdi sahildeki yosun adacıklarını kapatmak için ve o bile gömüldü! İkinci bir kepçe geldi yardımına… Yosunları gömdüler şimdi de sahilimiz kokuşmuş yosun kokuyor… Yani göz göre göre bu beldede denize giren insanların sağlıklarını riske atmak reva mı?
Ben bu sene daha sezonu açmadım… İki defa denize girdim o da su ve yosun örneği toplamak ve rezaletin boyutunu belgelemek adına resim çekmek için denize girdim… Her seferinde 2-3 torba yosun ve 5 litre’lik su örnekleri aldım… Ama alırken de midem bulanmadı değil yosun kitlelerinden. Yanlış anlamayın… Çocukluğumdan bu yaşıma kadar her sene Kumburgaz’a geliriz ve bu seneye kadar hiç böyle bir şey görmedim. Çok üzücü bir durum. Özellikle benim gibi deniz sever ve denizsiz yaşayamayan birisi olarak bu duruma gerçekten çok üzülüyorum ve de diğer bir yandan da acayip sinirleniyorum. Bu kadar insanın canını tehlikeye atmaya ve de “denizler temiz” diyerekten sağlıkları ile oynamaya kimin ne hakkı var? Tamam, şunu da kabul ediyorum. Halkımız çok bilinçli değil. Hatta ağırlıklı olarak “Atın ölümü arpadan olsun” felsefesini ısrarla sürdüren bir toplumuz. Kamu sağlığı adına, domuz gribi furyası ile el yıkama kampanyaları dışında çok da elle tutulur sağlığı koruma ile ilgili herhangi bir şey yok. Sağlık Bakanlığı “kanserin farkındayız” kampanyası ile halkımızı bilinçlendirmeye çalışıyor peki çok pardon ama bu konuda niçin hiçbir çalışma yok? Sivil Toplum Örgütleri nerede? Deniz Temiz Derneği sadece Bodrum, Marmaris gibi turistik beldeler için mi çaba sarf ediyor? Aklımda bunun gibi bir tomar soru var ama gerisini tahmin edebiliyorsunuz…Gerçi yazın başından beri bu rezilliğin boyutunu hep şöyle ifade ettim: “kurbağalarımızla nilüfer çiçeklerimiz eksik bu güzelim bataklığımızda”. Ne kadar da içler acısı bir durum…
Şimdi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ne kadar da Marmara Denizinin “temiz” olduğunu iddia etse de ben ısrarla bunun aksini savunuyorum… Pardon… Onların ölçüm yaptıkları noktaların dışındaki noktalar için konuşabilirim çünkü ölçüm istasyonları ne kadar da Marmara Denizinin bir parçası olsa da ne hikmetse alınan su örnekleri “temiz” çıkmaktadır… Ben ancak Kumburgaz adına konuşayım o halde. Ben mikrobiyolog ya da su bilimleri uzmanı değilim. Ama gözle görünenle düz lineer bir mantık yürütebilecek kadar da kafam bilinçli ve farkındalığı oldukça yüksek bir tüketiciyim. Normal yosun oluşumu ile anormal yosun oluşum ve çoğalmasını da fark edebiliyorum. Fakat suyun doğal PH dengesini, oksijen içeriği, karbondioksit oranları ve mikrobiyolojik oranlarını konusunda bir şey diyemem, zaten ben aşıyor. Bunun için üniversitelerimizde bulunan değerli öğretim üyeleri ve bilim adamlarımız var. Ancak ne var ki, deniz sularımızın kirlilik düzeylerinin çok fazla yüksek olmasından dolayı uzun vadede bakteriyel hastalıkların oluşmasına sebebiyet vereceğini bir tek ben değil, dünya çapındaki bütün literatürler bunu iddia ediyor. Hastanelerimiz ne kadar istatistiksel kayıtlar tutuyor bilemiyorum ama bu yaz Marmara bölgesinde özellikle çocuklarda görülen ishal, ateş, mide problemi ve dermatolojik sorunların istatistiklerini şiddetle merak ediyorum.
Şimdi bu kadar yazıya istinaden bazılarınız sanırım ki benim coştuğumu sanabilirsiniz. Ama bütün bun söylediklerimi destekleyecek bilimsel verilerimiz var elimizde. Bu kadar iddiayı ortaya atarken tabii ki destekleyeceğim. Dahası, İstanbul Üniversitesi Çevre Mühendisliğinde bulunan çok sevdiğim bir hocam ve onun meslektaşları ile birlikte bu konuda çok güzel bir çalışmamız oluştu. Ben çevre mühendisliği alanının dışında sayılırım ama bir sağlık psikoloğu olarak da bu duruma asla kayıtsız kalamıyorum. Bu alanda çalışan çok sevgili ve değerli hocalarım işin mikrobiyolojik boyutunu incelerken bende insanlarımızın sağlıklarını bilinçsizliklerinden, çevresel baskılardan ve iradesel sebeplerden dolayı göz göre tehlikeye atmalarını inceliyorum. Hatta bu bulgularımızı kabus niteliğinde olan resimlerle destekleyerek Türkiye Deniz Araştırmaları Vakfı’nın Eylül ayındaki toplantısında sunmak üzere çok şık bir çalışma hazırlandı. Ne kadar Belediyeler bu toplantıya davet ediliyor olsa dahi, aldığım duyumlara göre geçmiş yıllarda yapılan TUDAV toplantılarında Belediyelerimizden çok fazla katılım olmamış (bende o toplantılara katılanların yalancısıyım)… Belediye temsilcilerimiz bu toplantıya katılmazlar ise, bu alanda çalışan değerli bilim adamlarımızın bulgularından nasıl haberdar olup önlem alacaklar onu da çok merak ediyorum… Gerçi, ben orada olacağım ve Belediyelerimizin bu konudaki müdahalelerinin ne olacağını, nasıl bir yol haritası çizeceklerini ve niçin ölçümlerde farklılıklar olduğu gibi konularda duyarlı bir vatandaş ve bilim adamı olarak çok ama çok merak ediyorum. Bu arada çevresine duyarlı olan herkesi bu toplantıya bekliyoruz… Bence kaçırmayın.
Sevgiyle kalın… Sağlıklı kalın ve bu denize lütfen girmeyin…
"Seni uzaktan sevmek aşkların en güzeli..." mısralarını taşıyan güzel bir şarkımız vardır...Sanki İstanbul için söylenmiştir ! Gerçekten de bu güzelim kent yıllardır o kadar çok hoyratça kullanıldı ki, ancak uzaktan şirin fotoğraflar verebiliyor artık...Deniziyle, Boğaziçiyle, Altınboynuz Haliçiyle ve doğasıyla...Ta 50'li yıllarda ölüm fermanı verilmişti canım Marmara'nın. İstanbul ve çevresinin sanayi merkezine dönüşmesi, beraberinde başlayan olağanüstü göç hareketleri, üstüne üstlük ranta, spekülasyona dayalı berbat şehircilik anlayışları ve siyasetçilerin bitmez tükenmez oy avcılıkları çok çabuk sonunu getirdi saldırılara hazırlıksız yakalanan eşsiz cennet diyarımızın...Üstelik bizim de değil insanlığın "ortak mirası"...Yine de şikâyetleri birtarafa bırakarak "kalan sağlar bizimdir" deyip, bu saatten sonra neler yapılabilir ona bakmak lâzımdır...Aynen değerli yazarımız L.Fraim'in sorumlu ve duyarlı davranışı gibi ve "soğan teorisi"ne de uygun olarak. Dilerseniz bu bakış açısını eğitimde sıkça kullanılan "tümevarım metodu" olarakta tanımlayabiliriz. Yani devasa kentin yıllardır birikmiş sorunları ve kronikleşmiş dertleri daha fazla metastaz yapmadan tek tek ele alınacak ve acil çözümler üretilecek ! Ne dersiniz kolay bir yol mudur ? Elbette kolay değil ama kabul etmek gerekir ki hiçbir iş yapmamaktan çok daha yararlıdır...Hatta bizim gibi oturduğu yerde laf üretmekten başkaca bir işi olmayanların gevezeliklerinden daha sağlıklı ve soylu bir çaba olacağı da kesindir. Yalnız izninizle önemli bir noktaya işaret etmeden de geri duramayacağız. Eğitim çalışmalarında yine sıkça kullanılan bir yöntem vardır ki, buna da "tümden gelim metodu" diyoruz...Daha açıkçası İstanbul ve çevresini tüm sorunlarıyla masaya yatırıp, 60 yıllık çağdışı yönetimsel anlayışı sorgulamak ve yapılacak konsültasyon, hasar tespit çalışmalarından sonra da beyinsel dokusuna neşteri vurabilmek...Üstelik bedeli ne olursa olsun...Belki çok katı çözüm yolu gelebilir ama, sevgili İstanbul'umuz ne acıdır ki geri dönüşü olmayan bir yola girmiştir ve ağır hastadır...Kemoterapi, radyoterapi uygulamaları ancak günü kurtarır...Fakat gerçek bir operasyon öyle mi ? Kirli siyasetlerden uzak ve vicdan sahibi usta ellerce vurulacak her neşter, bugün olmasa bile aşkımız İstanbul'a yarınlar için ölümsüzlük kazandırmaz mı ? Ne dersiniz, insanlık alemine en güzel hediye, geleceğe bırakılacak en değerli, en kutsal miras sayılmaz mı ?.. Saygılarımla...M.C.