Başım hafif öne eğik!
Sağ elim alnımda; ufak hareketlerle zihnimi rahatlatmaya çalışıyorum. Ağır bir migren dalgası şansını zorluyor. Düşünceler yumak yumak olmuş; hiçbirini çekip kurtaramıyorum. Belki de hepsi özünde hezeyan; ama en azından birini çekip kurtarabilsem; bir tanesini allayıp pullayabilsem; siftahını yapmış bir manav kadar mutlu olacağım. Lakin beyhude!
Ne mükemmel bir kelime değil mi? Beyhude…
Bazen kendimi ödüllendiriyorum; İşte öyle bir günde, klâs bir mekânda arkadaşlarımla birlikteyim ve sevdiğim bir yemeği yiyorum. Yan masada bas bariton bir “abim” oturuyor. Dikkat dağıtan cümleler kurduğu için göz ucuyla adamı süzüyorum; önünde iki adet İphone var; Parliament marka sigara içiyor. Henüz bronzluğunu atamamış; belli ki tatilden yeni gelmiş; belki Bodrum belki de Çeşme… Muhabbetin bir köşesinde “Para puşta yakışır bize dert gerek” sözlerini cımbızlıyorum. Çelişki beni bağlamıyor; cümlenin klâslığına da lafım yok; sadece kendi payımı çıkarma derdine giriyorum. Para kazanmak uğruna girdiğim tüm çabaları düşünüyorum. Hepsine emek adını vererek kendimi mi kandırıyorum acaba?
Ortamdan soyutlanıyorum; Beyhude kelimesi benim için daha bir anlam kazanıyor. Beyhude diye bir kelime var ve beni, seni, bizi, her şeyi özetliyor. Yapıp ettiklerimi düşünüyorum; hırslarımı, egolarımı, hezeyanlarımı? Hepsi beyhude…
Ağzımı her açışımda pişmanlık duyuyorum. Yarın ölsen nereye gideceksin Eriş? Ne olacaksın? Bedenin toprağa karışacak o kesin de; düşüncelerin ne olacak? Var olup olmadığından şüphe duyduğun o ruhun? Beyhude, cevap arama! Bilemezsin; kimse bilemez! Sadece inanırsın; sadece inanırlar.
…
Her sabah uyanıyoruz; bir şeyler yiyoruz; bazen yediklerimizden sıkılıp farklı şeyler yemek istiyoruz. Arabamız olmadığı için her sabah aynaya baktığımızda kendimizi çok daha çirkin hissediyoruz; işe geç kalmamaya çalışıyoruz. Bu yüzden otobüs duraklarında hiç tanımadığımız insanları ezip geçiyoruz. Laf yemeden işbaşı yapmanın türlü türlü yollarını arıyoruz. Sürekli konuşuyoruz; sinirleniyoruz; çoğu zaman gereksiz yere! Gidip dedikodu yapıyoruz. Sonra kılıfını da uyduruyoruz; iç dökmek rahatlamak diye bir şey var değil mi? Kaprisler yapıyoruz; kaprisler çekiyoruz. Yokuş yedikçe; birileri bizim işlerimize köstek oldukça daha bir kitapsızlaşıyoruz. Zamanla kuralına göre oynamasını bilen birer silahşöre dönüşüyoruz.
Düşünmekten sıkıldığımız da oluyor elbet. Hormonlara bırakıyoruz direksiyonu. Olmadık insanların hayatlarına giriyoruz; olmadık insanların hayatlarımıza girmesine izin veriyoruz. Tek derdimiz sevişmek oluyor. İzbe mekânlarda, hep birilerinden kaçarak, hep birilerinden intikamlar alarak sevişiyoruz. Mutlu olmadığımızı biliyoruz; ama çok kral bir role kesiyoruz. Ortaokul yıllarımda sardığım Reşat Nuri kitaplarından aklımda kalan en ihtişamlı kelime mamafihtir. Mamafih zaman bizi kaşarlaştırıyor. Bu nedenledir ki siz siz olun zamanın kaşarlaştırıcı etkilerinden uzak durun.
…
Son Sözü Üstad Sunay Akın söylesin;
Bazen susmak gerekiyormuş, bazen bomboş bakmak gerekiyormuş hayatın yalanlarına, Anlamaya çalışmak saçmalık. Anlamadan yaşamak gerekiyormuş, Ama bazen unutmak gerekiyormuş unutulma pahasına, zaman değilmiş gideni götüren, aslında zamanmış var olanı götüren...