Bazı insanlar için taklit etmeler, beğeni kazanan bir olguyu “Ne var canım bunu yapmakta?” diyerek başlar.
Halbuki taklit edilebilecek olan, beş duyudan sadece birinin algıladığı görsellik bölümüdür. Kişi bunu hesaba katmadan soyunur bu işe…
Oysa beğeniyi yaratan asıl kişi; değişik karakterlerde farklı insan tiplerine göre ayrı ayrı yorumlanabilecek, yaşamsal hissel kurguyu yaratabilmek, kendine özgü, dinamik bir ahenk ile sunabilme becerisiyle üretmiştir ürettiğini…
Taklit edenin bunu duyumsaması ürettiğine aktarabilmesi hiç mümkün olabilir mi? Bu yüzden taklit edilen hiç bir şey hiç bir zaman “orjinali” gibi olmayacaktır.
Bu felsefe idrak edilmediği ve özümsenmediği sürece, maalesef kişinin sıradanlığın ötesine geçemeyeceği gibi üretkenliğinide yitirmesi üretme yeteneği ise körelmesi kaçınılmaz olacaktır.
Halbuki bir şeyler yaratmak ve üretmek için içimizdeki gerekli olan potansiyel, kendi içimizde kontrol altına alınmayı bekleyen bir enerji olarak beklemektedir.
Önemli olan bu yöndeki kapasitemizi nasıl bir değere dönüştürebilieceğimizin arayışına girmek… kişi bu arayışı başkalarına bakarak, bulabilmesi mümkün değildir.
Diğer taraftan onaylama, beğenme duygularımızı ifade etmemiz bazen ne kadar zordur. Yani, “ego” dediğimiz içimizdeki kendimize en büyük düşmana laf geçirebilmek.
Karşı tarafı kendimize bir tehdit gibi algılamamıza neden olan korku dolu egolarımız takdir etmeyi, karşı tarafı güçlendirmek olarak algılar. Halbuki kendimiz için, “asıl” ve “gerçek” anlamda tehdit olan, korku dolu “ego”larımızın ta kendisidir. Bunu bazen farketmek için uğraşmayız bile.
Emek, tecrübe ve çaba, bu üç parça çok zor birşekilde bir araya gelmiştir… ve bunlar ortaya çıkan üretkenliğin “hayatın” kendisidir. Takdir etmek ise bu çabaya duyulan minnettir.
İnsanın beğendiği bir olguyu veya olayı takdir edebilmesi için, elindeki tek kaynağı kendisidir. Bu yüzden, bu minnet duygularını ifade edebilmek öncelikle insanın kendisini sevmesiyle ve kendisini takdir etmesiyle başlar…. Bu sayede başkalarını takdir edebilecek güce ulaştırır kendisini.
Bazen bu gücü bulamayınca insan, beğenisini kendine bile itiraf edemediği duygusundan yola çıkarak, taklit etme yoluna gider çaresiz.
Bu aslında, üstü kapalı “takdir” etmektir bana göre... tek farkı, kişinin bunu, bu duyguyla yaptığının farkında olmadan yapmasıdır.
Beğendiğimiz, onayladığımız her nesne, her olay bir anlamda kendi mesajlarımızı iletmek için birer elçi gibidir. Başkalarının fikirlerine yada meydana gelen olaylara değer verdiğini göstermekle o bireyi de, olayı da, doğal anlamda sizin kendinizin tanıtım elçisi olarak seçmiş olursunuz. Bu açıdan görmeyi pek çoğumuz atlarız her nedense...
.....
Ben yine buna da her zamanki iyi niyetimle yaklaşarak, üretken ve iyi şeyler “üretme” amaçlı çabasında olan Türk insanının yeni şeyler üretemeyecek kadar fikir fukarası olduklarını düşünmek istemiyorum. Fakat yine de her ne kadar taklitler üstü kapalı takdirler gibi gözüksede iyimser bakış açımızdan, -en azından benim için-kendi iyiliğimiz için, bu tarz “takdirlerimizden sakınalım" derim ben...
Bu haftaki hikayemizi Hindistanlı bir ressama ait...
Benim "feyz" aldığım bir hikayeyi birlikte okuyalım.
Hindistan da çok ünlü bir ressam varmış adı Ranga Guru.
Onu “Renklerin Ustası” anlamına gelen Ranga Çeleri olarak tanırlarmış.
Herkes bu ressamın yaptıklarını kusursuz kabul edecek kadar beğenirmiş…
Onun yetiştirdiği bir ressam olan Racaçi ise artık eğitimini tamamlamış ve son resmini yaparak Ranga Guru’ya götürmüş ve ondan resmini değerlendirmesini istemiş…
Ranga Guru ona; - Sen artık ressam sayılırsın Racaçi.. Artık senin resmini halk değerlendirecek diyerek; resmi şehrin en kalabalık meydanına götürmesini ve en görünen yerine koymasını istemiş. Ve Raciçiden resmin yanına bir de kırmızı kalem koyarak halktan beğenmedikleri yerlere çarpı koymalarını rica eden bir yazı yazmasını da söylemiş.
Bir kaç gün sonra resme bakmaya gittiğinde görmüş ki, tüm resim çarpılar içinde ve neredeyse görünmüyor…
Racaçi emeğini ve yüreğini koyarak yaptığı tablo üzerinde kırmızı ile işaretlenmemiş bir boş alan görmemiş.
Çok üzülmüş tabii ki…
Alıp resmi götürmüş Ranga Guru’ya ve ne kadar üzgün olduğunu belirtmiş.
Ranga Guru; üzülmemesini ve yeniden resme devam etmesini önermiş.
Racaçi yeniden yapmış resmi ustasına götürmüş.
Ranga Guru bu defa ona, yanına bir palet dolusu çeşitli renklerde yağlı boya, birkaç fırça almasını ve resmini yine şehrin kalabalık bir yerine, boya ve fırçalarla birlikte götürüp bırakmasını istemiş.
Ve yanına insanlardan beğenmedikleri yerleri , boya ve fırça ile düzeltmelerini rica eden bir de yazı bırakmasını istemiş.
Birkaç gün sonra Racaçi tablosuna bakmaya gittiğinde gördüğü manzara karşısında çok sevinmiş. Çünkü; resmine hiç dokunulmamış, fırçalar da, boyalar da kullanılmamış…
Koşarak Ranga Guru’ya gitmiş ve resme dokunulmadığını anlatmış..
Ranga Guru ise;
“Sevgili Racaçi, sen ilk gün, resmindeki kırmızı işaretlerle, insanlara fırsat verildiğinde ne kadar acımasız bir eleştiri sağanağı ile karşılaşabileceğini gördün… Hayatında resim yapmamış insanlar dahi gelip senin resmini karaladı…
Oysa ikinci gün, onlardan senin hatalarını düzeltmelerini istedin, Yapıcı olmalarını istedin… Hiç kimse boya ve fırçayı eline almaya cesaret edemediler. Çünkü bilmedikleri bir konuydu ve bunu düzeltmeye kalkmadılar.
Yapıcı olmak eğitim gerektirir.
Ve Racaçi'ye hayatının her döneminde kullanabileceği altın değerinde ki şu öğütü verdi;
“Sevgili Racaçi, mesleginde usta olman yetmez, bilge de olmalısın.. Emeğinin karşılığını senin ne yaptığından haberi olmayan insanlardan alamazsın… Onlara göre senin emeğinin hiç bir değeri yoktur… ” Sakin emeğini bilmeyenlere sunma ve asla bilmeyenle tartişma…”
Racaçi kendisi gibi yüreğini ve sevgisini, büyük bir aşkla emeğine döken insanlarla, ustasının sözünü ettiği bilgeliğe çok daha çabuk ulaşabileceğini de düşünüyorum. Yoksa, en ufak dalgadan tusunami yaratan küçük insanların, küçük sularında boğulup gitmesi kendi adına ne kadar üzücü olur değil mi?...
Sayin Sinanoglu,
Yazilarinizla facebook listemden bir arakadasimin vesilesi ile tanistim.
Tanistigima inanin cok memnun oldum. Ben kitap okumayi cok severim ama malesef is geregi buna pek vaktim olmuyor. Ancak bu is yogunluguna ragmen yazilarinizi aksatmadan okuyorum. Degerli fikirlerinizi bizlerle paylastiginiz icin cok tesekkur ediyorum. Verdiginiz ornekleri ve + deger kattiginiz kucuk hikayelerinizin yazdıklarınıza renk kattigini dusunuyorum.
Daha once yazmis oldugunuz yazilardan arada bir alinti yapip kendi cevremde de bunlari kullanirken yuzunuze karsi olmasa da arkanizdan, sizin degimizinle taklit ediyorum ve basarilarinizin devamini diliyorum :))
Saygılarimla..