...Evet, maalesef hiçbir Avrupa ya da yeni kıta felaketi ya da afeti kadar gündem oluşturmaya yetmemiştir uzak doğu veya Asya illlerinin telaşeleri ve felaketleri lakin parmakla göstermek, üstüne eğilmek gerekir zannımca tüm bu olanların. Zira yaşamak çok daha zordur ve marifet ister güneşe yaklaştıkça...
Tam beş yıl önceydi. Çoğusu hatırlayacak ki bir deprem meydana gelmiş ve Pakistan’ı yerle bir etmişti. Yine çoğusu hatırlayacak ki tam da Ramazan gelmişti ve bayram arefesiydi. İşte o dönemde gözlerimle gördüm çaresizliği ve burnumla soludum o donuk havayı.
O denli çok insanın ve bir o kadar çok çocuğun yıkılmış hayalleri ve tükenmiş hevesleri yanında aslında hiçbir anlam ifade etmiyordu yıkılan binalar. Çünkü zaten Pakistan’da ölmek değil, yaşamaktı zor olan.
İlkin dedim ki: “buradan evime sağ-salim dönebilir miyim aceba?”... Sonra düşündüm ki: “bunca insan umursamazken evini, hayalini.. şu bendeki acizliğe baksana.”
Balakot’tayım. Kocaman ama gerçekten kocaman dağlarla çevrilmiş bir vadi, taze mezarlar, yoğun baharat kokuları, garip gözlerle bakan ve elleri belinde bağlı insanlar, gündüzü çok sıcak ama gecesi çok soğuk karasal iklim, kulağımda ve hemen yanıbaşımda Hintçe şarkılarla Emanuel, konserveler, içecek ucuz meyve suları ve ben... Öyle zor ki... Ve öyle kolay ki buradan oturup sadece yazarak “zor” demek...
Yeterince tercümanlıktan ve kurulan çadırdan, ha bir de orada, o insanlarla ve gözleri parlayan ama yüzleri solgun çocuklarla (ki kimisi annesini, kimisi babasını, kimisi ise tüm yaşamını yitirmiş o depremde) geçirilmiş bir bayramdan sonra önce İslamabad’a, otele döndüm. 20 gün sonra aldığım ilk ve tek duş, bu otelin banyosundakiydi, o da kocaman bir kertenkele eşliğinde. Bilmem anlatabiliyor muyum?... Ve son olarak döndüm yurduma; çokça garip his ve birçok kafa patlamasıyla...
Şimdi ileri sarıyorum tarihi; beş yıl geçmiş tam. Yine Ramazan, yine bayram, yine bir felaket ve yine Pakistan. Seller akıyor, yüzbinlerce kişi ölmüş, insanlara yukarıdan yardım malzemesi gönderilmezse hepsi açlıktan ya da susuzluktan ölecek...
Hepsi bir yana ama, şunun şurasında 1 hafta sonra da bayram...
Yine gidip-görmedim ama gözümün önünde canlanıyor tüm o manzara, hissedebiliyor ve hayalimde yaşayabiliyorum olanları...
Ve rica ediyorum sizden, rica ediyorum tüm yüreklerden, rica ediyorum bir çift parlayan göz için ışığını söndürebilecek tüm fenerlerden; yardım edin onlara, yardım edelim onlara...
Dedim ya, ölmek değil, yaşamak asıl zor olan oralarda. Biz şehirliler ve güngörmüşler olarak şimdiden bayrama ne giyeceğimizi, tatilde nereye gideceğimizi düşünüyoruz, şüphesiz... Lakin adım gibi eminim ki oralarda bir yerlerde, ayakları çıplak, ellerinde boş poşetler ve ağızlarında çamurlarla çocuklar, hem de küçücük ama gözleri çok parlayan çocuklar dolaşıyor ortalıkta...